Çok uzun yıllar öncesinde kendi kendime bir kural koymuştum. Düğünlere, cenazelere, nişan törenlerine gitmiyordum. Yapmacıklığın doruklarına çıktığı bu tür törenlerin “gelenekten” başka birşey olmadığını düşündüğüm için, içimdeki anarşist bu kararı almama neden olmuştu.
Ama....
Aması var ! İlk haberlerimi ciddiye alıp, yayımlayan Orhan Duru’yu kaybettiğimizde, sanki canımdan birşey kopmuştu.
Sonra Ali Taygun öldü.
Ankara Çağdaş Sahne’ye New York’un Brodway’inden geldiğinde, sahneye ilk tırmandıran o değil miydi beni? Hatta bir fotografçı sahnesinde, işimi bir “fotografçı” gibi yapınca, “bak bunu hiç düşünmemiştim, iyi bir ayrıntı” demiş, alçakgönüllü dostluğu ile sıcaklığını tüm provaya aktarmıştı.. O gün herkes neşe ile çalışmış ve birkaç gün sonra perdesini açacak olan oyun yerli yerine oturmuştu.
Şakir Eczacıbaşı, öyle sanıyorum ki son satın aldığı ayakkabısını eskitemeden öldü, çünkü daha çok yenilerde, İstanbul Akmerkez’de bir ayakkabıcıda karşılaşmış, gülüşüp selamlaşmıştık. Ankara Fotograf Sanatçıları Derneği’ni (AFSAD) kurduğumuz günlerde, derneğe ilk maddi katkıyı yapmasını rica etmek için İstanbul’a geldiğimde, onun genç sanatçılara olan inancını teke tek yaşamıştım. Sanata ve sanatçıya olan katkılarını kimse unutamayacak.. Şeker gibi bir sanat dostunu, sanatçıyı, varlığını esirgemeden paylaşan bir sanat adamını yitirdik.
Sanat ve Biz televizyon programı, yıllar sonra çok severek yaptığım bir iş, bir dizi olmuştu. 2009’un Ocak ayında başlayan bu dizi, yayımlandığı kanalın maddi zorlukları nedeni ile batmasından sonra, çekildi gitti ekranlardan. Oysa ne çok sevgi ve ilgi dolu mesajlar alıyordum izleyicilerden. Bu programlardan birisini de, otuz yıla varan dostluğumuzun belgelenmesi için Ömer Uluç’a ayırmıştım.
Ömer’in Tünel’deki atölyesine gittiğimde Vivet ve o, beni ve ekibimi sevgiyle karşılamıştı. Ömer uzun zamandır İstanbul’da, ben ise Paris’te olduğum için, onu yakından izlemiyordum, hasta olduğundan haberim yoktu, hatta Vivet’in “anne sıcaklığındaki” ilgisini biraz abartılı bulup, o gün Ömer ile onu kızdırmaktan geri kalmamıştık.
İstanbul Üniversitesi Hasan Ali Yücel okulunda Fransızca öğretmenliği okuyan, yakın bir arkadaşım, o günlerde hazırlamakta olduğu ödevi için, Ömer’e birkaç soru yöneltmemi istemişti, ben de programın çekimlerine başlamadan önce, bu soruları yöneltip kayda almıştım, onun program dışında söylemiş olduğu önemli noktalardır bunlar.. Tabii bu bilgileri arkadaşıma aktarabilmek için, Ömer Uluç ile yapmış olduğum söyleşinin, yalnızca yayımlanan montajlı kaydı değil, tüm kaydını DVD ye alıp arkadaşıma vermiştim. Ölüm haberini duyduğum zaman aklıma gelen ilk bu oldu. “Senin son sesini kayıt ettim Ömer” diye geçirdim içimden.. Cenazesi Bebek Camiiden kaldırılırken, tüm yaşayan sanatçılar oradaydı. Şaşırmadım, çünkü Ömer, büyük sesi, candan kahkahaları ile herkese sevgi vermeyi başarmış ender DOST adamlardandı. Onun Bulvar Exalmans’taki atölyesinde yıllar önce Rapsodi Dergisi için yaptığımız söyleşi sırasında çekilmiş fotografımızı, bu yazıya ekliyorum. Resim sanatımızı dünya ile buluşturan birkaç önemli ve alcak gönüllü adamdan birisini daha yitidik...
Nişantaşı’nda 44A galerisinde, geçtiğimiz günlerde Argun Okumuşoğlu’nun bir sergisi vardı. Bu çok önem verdiğim sergi üzerine yazacaktım ve sergiden seçmiş olduğum bir resmi yazıma koyacaktım. Sıraya giren ölümler, ölümden söz edeceğim bu sergi yazısını geciktirdi. Sanıyorum sergi de bitti bile, ama Argun Okumuşoğlu’nu her zaman 44A da bulmak olası ve en azından serginin kataloğuna göz gezdirilebilinir.
Sanatçı, yaşamı boyunca onu etkilemiş olan sanatçıları çalışmalarına konu etmiş. Onlardan bir tanesi de benim yazı serüvenimdeki önemli insanlardan birisiydi. Yaşamı boyunca, onu tanımış olduğum yetmişli yıllardan, bana nedeni belirsiz biçimde kırıldığı ve uzak durduğu 90’lı yılların ortasına kadar, her karşılaştığımızda ölümden, ölmekten ve yaşamanın ne kadar güzel, ama zor olduğundan dem vuran, kitaplarında derin ölüm izlerini hiç eksik etmeyen, edebiyatımızın bu büyük ustasını Argun Okumuşoğlu’nun eserinde ölümsüzleşmiş görünce çok heyecanlandım ve “gördün mü bak Vüs’at O. Bener, sana ölüm yok... Tarih oldun” diye geçirdim içimden...